İstanbul Sağlık ve Teknoloji Üniversitesi Kurumsal Akademik Arşivi

DSpace@İSTÜN, Üniversite mensupları tarafından doğrudan ve dolaylı olarak yayınlanan; kitap, makale, tez, bildiri, rapor, araştırma verisi gibi tüm akademik kaynakları uluslararası standartlarda dijital ortamda depolar, Üniversitenin akademik performansını izlemeye aracılık eder, kaynakları uzun süreli saklar ve telif haklarına uygun olarak Açık Erişime sunar.




 

Güncel Gönderiler

Yayın
Üniversite öğrencilerinin sınav kaygısının beslenme alışkanlıkları üzerindeki etkisinin incelenmesi
(İstanbul Sağlık ve Teknoloji Üniversitesi, Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, 2025) Akcan, Kevser; Ergün, Özer
Dünyada olduğu gibi ülkemizde de öğrencilerin başarı ve performanslarını ölçmek için kullanılan en yaygın yöntemlerden biri sınavdır. Öğrencilerin sınav dönemlerinde yaşadıkları yüksek sınav kaygısı; beslenme alışkanlıkları başta olmak üzere, uyku süresi ve kalitesi, fiziksel aktivite ile ruhsal durumlarını etkileyebilmektedir. Bu çalışma üniversite öğrencilerinin sınav kaygısının beslenme alışkanlıkları üzerindeki etkisini incelemek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın örneklemini İstanbul Sağlık ve Teknoloji Üniversitesi’nin çeşitli fakültelerinde öğrenim gören gönüllü 180 öğrenci oluşturmaktadır. Araştırmada uygulanacak anket formu yüz yüze görüşme yöntemiyle sınav öncesi ve sonrası olacak şekilde iki tekrarlı uygulanmıştır. Araştırma sonucunda elde edilen verilerin analizi SPSS (Statistical Package for Social Sciences) 22.0 programıyla yapılmıştır. Bu sonuçlara göre öğrencilerin sınav öncesi dönemdeki sınav kaygı puanları sınav sonrasına göre daha yüksek bulunmuştur. Sınav döneminin beslenme alışkanlıkların üzerinde etkili olduğunu düşünen öğrencilerin oranı sınav öncesinde %80.6 iken, sınav sonrasında %76.7’ye düştüğü bulunmuştur. Ancak bu düşüş, istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p>0.05). Öğrencilerin çoğunluğunun 2 ana öğün 1 ara öğün tükettikleri ve öğün atladıkları saptanmıştır. Öğrencilerin sınav öncesi ve sonrası makro ve mikro besin ögesi alımları karşılaştırıldığında sınav sonrasında anlamlı bir düşüş saptanmıştır (p<0.05). Sağlıklı beslenmeye yönelik tutum ölçeğinden elde edilen toplam puanların, sınav sonrasında sınav öncesine göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde arttığı belirlenmiştir (p<0.05). Araştırma sınav kaygısının öğrencilerde kaygı düzeylerini artırdığını ve beslenme alışkanlıkları üzerinde etkili olduğunu göstermektedir.
Yayın
Aşırı işlenmiş besin tüketiminin tükürük hormonları, beden kütle indeksi ve aşırı besin isteğine etkisinin incelenmesi
(İstanbul Sağlık ve Teknoloji Üniversitesi, Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, 2025) Yılmaz, Solmaz Ece; Mutlu, Hayrettin
Aşırı işlenmiş besinler (AİB); gazlı içecekler, paketlenmiş atıştırmalıklar, işlenmiş et ürünleri ve hazır dondurulmuş yemekler gibi, büyük ölçüde gıdalardan türetilmiş maddeler ve katkı maddeleriyle üretilmiş ürünlerdir. Günümüzde AİB’ler besin kaynaklarına hakim hale gelmiştir. AİB’lerin sağlık üzerinde metabolik, kardiyovasküler, gastrointestinal ve psikolojik birtakım etkileri bulunmaktadır. Bu çalışmada; AİB tüketiminin tükürük hormonları, beden kütle endeksi (BKİ) ve aşırı besin isteği üzerine etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Veri toplama formu; sosyodemografik veri formu, 24 saatlik hatırlatma, besin tüketim sıklığı anketi, yeme arzusu ölçeği ve besin seçimi anketi bölümlerini içermektedir. Çalışmada kullanılan antropometrik yöntemler; boy ölçümü, ağırlık ölçümü, vücut kompozisyonu analizi ve bel çevresi ölçümü olarak belirlenmiştir. Tükürükteki insülin, ghrelin, leptin ve kortizol seviyeleri ticari ELİSA kitleri aracılığıyla saptanmıştır. Çalışma; 18-65 yaş aralığında 18'i kadın 18'i erkek olmak üzere 12’si normal kilolu, 11’i fazla kilolu ve 13’ü obez olan 36 katılımcı ile yürütülmüştür. AİB’lerin alınan enerjiye ortalama katkısının yüzde değerinin 21.8±18.8 olduğu belirlenmiştir. Günlük diyetle karbonhidrat alımı ve AİB yüzdeleri arasında pozitif korelasyon; lif, A vitamini ve C vitamini yüzdeleri arasında negatif korelasyon bulunmuştur (p<0.05). AİB tüketiminin BKİ ve besin seçimi ile anlamlı korelasyona sahip olduğu görülürken (p<0.05), tükürük hormon düzeyleri ve aşırı yeme isteği anlamlı ilişkisine ulaşılmamıştır. AİB tüketimi ile BKİ, bel çevresi, yağ kütlesi ve toplam vücut su miktarı arasında pozitif korelasyon bulunmuştur (p<0.05). AİB yüzdesi ile Besin Seçimi Anketi’nin alt puanlarından sağlık puanı ve doğal içerik puanı arasında negatif korelasyon bulunmuştur (p<0.05). Fazla kilolularda tükürük ghrelin ile aşırı yeme isteği arasında pozitif korelasyon bulunmuştur (p<0.05). Tükürük insülinin aşırı yeme isteği ile pozitif korelasyonu, tükürük kortizolünün ise obez bireylerde aşırı yeme isteği ile negatif ilişkisi bulunmuştur (p<0.05). Ayrıca kortizolün yağ kütlesi ile anlamlı ilişkisine ulaşılmıştır (p<0.05). Çalışma sonucunda AİB xiii tüketiminin obezite ve besin seçimleri ile anlamlı ilişkiye sahip olduğu ve diyet profilinde anlamlı ölçüde değişikliklere neden olduğu görülmüştür. AİB tüketimi ile sağlık durumu arasındaki ilişkinin anlaşılması için çeşitli fizyolojik, metabolik ve psikolojik mekanizmaların araştırıldığı daha çok sayıda çalışmanın yürütülmesi gerekmektedir.
Yayın
Termojenik bir diyet bileşeni olan kafeinin kahverengi yağ hücre aktivasyonuna etkisinin kızılötesi termografi ile belirlenmesi
(İstanbul Sağlık ve Teknoloji Üniversitesi, Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, 2025) Ercan Karakaya, Zeynep; Mutlu, Hayrettin
Obezite prevalansındaki artış, enerji homeostazının korunmasına yönelik metabolik mekanizmaların daha iyi anlaşılmasını gerektirmektedir. Kahverengi yağ doku (KYD), titremesiz termojenez aracılığıyla enerji harcamasına katkı sağlayarak obeziteyle mücadelede önemli bir hedef olarak öne çıkmaktadır. KYD'nin diyet indüklü termojenez sürecindeki rolünün daha iyi anlaşılabilmesi, beden kütle indeksi (BKİ) ve cinsiyet gibi fizyolojik değişkenlerin bu mekanizma üzerindeki etkilerinin araştırılmasını gerekli kılmaktadır. Bu doğrultuda bu çalışma, farklı BKİ ve cinsiyet gruplarında karbonhidrat ve kafein kapsül uygulamaları sonrasında KYD aktivasyonunun kızılötesi termografi (KT) ile değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Bu araştırma ≥18 yaş, 36 sağlıklı katılımcıdan oluşmaktadır. Katılımcılar BKİ’ye göre normal kilolu, fazla kilolu ve obez olmak üzere gruplandırılmıştır. Deney süresi 120 dakika olarak belirlenmiştir. Katılımcılara 0. dakikada karbonhidrat jel, 45. dakikada ise kafein kapsül verilmiştir. Deney boyunca 15 dakikalık aralıklarla KT, kan basıncı, nabız, tahmini çekirdek sıcaklığı ölçümleri tekrarlanmıştır. KYD sıcaklığı supraklavikular sıcaklık (Tscv), referans sıcaklık (Tref), rölatif sıcaklık (Trel) ve delta sıcaklık (ΔT) değerleri ile belirlenmiştir. Bulgulara göre obez katılımcıların 90, 105 ve 120. dakikalardaki Tscv değerleri ile 60. dakikadan itibaren ölçülen Tref değeri normal kilolu katılımcılara göre önemli düzeyde düşük bulunmuştur. Ancak tüm zaman noktalarındaki Tscv düzeyinin, Tref’ten daha yüksek değerde olduğu gözlenmiştir. Bu durum KYD’nin obez bireylerde dahi minimal düzeyde de olsa termojenik aktivite gösterebileceğini düşündürmektedir. Trel ve ΔT değerleri gruplar arasında anlamlı fark göstermemiştir. Bu bulgu KYD ve referans bölge sıcaklıklarının eşzamanlı azalmasından kaynaklı olabileceğine işaret etmektedir. Kadın katılımcılarda yalnızca 75. dakikadaki sağ Trel değeri erkeklere göre daha yüksek bulunmuştur. Bu sonuç foliküler fazda artan östrojenin sempatik sistem duyarlılığını ve KYD aktivasyonunu artırıcı etkisiyle ilişkilendirilmiştir. Tahmini çekirdek sıcaklık ölçümleri BKİ grupları arasında anlamlı farklılık göstermezken, kadınların 15. dakikada erkeklere kıyasla daha yüksek çekirdek sıcaklık düzeyine sahip olduğu gözlenmiştir. Kan basıncı değerleri ise xviii bazı zaman noktalarında obez ve erkek katılımcılarda anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Bu bulgular KYD aktivasyonunun hem BKİ hem de cinsiyete bağlı fizyolojik değişkenlerden etkilendiğini göstermektedir. Diyet indüklü termojenez sürecinde uyarlanabilir bileşen olan kafein, KYD aktivasyonunu destekleyici bir etki gösterirken; zorunlu bileşen olan karbonhidrat jel, bu aktivasyonu başlatmak için termojenik yanıtı oluşturmada yetersiz kalmış olabilir. KT yönteminin, non-invaziv bir değerlendirme aracı olarak KYD araştırmalarında uygulanabilirliği gösterilmiştir. Ancak referans sıcaklığın belirlenmesinde kullanılan anatomik bölgenin KYD ve kalbe yakınlığı gibi metodolojik faktörlerin ölçüm sonuçlarını etkileyebileceği dikkate alınmalıdır. Bu nedenle ileri çalışmalarda hem daha büyük örneklem gruplarıyla çalışılması hem de referans sıcaklık ölçümünde standart protokollerin benimsenmesi önerilmektedir.
Yayın
Ağız solunumu yapan çocuklarda osteomeatal kompleks varyasyonları ve maksiller sinüs patolojilerinin konik ışınlı bilgisayarlı tomografi ile retrospektif olarak değerlendirilmesi
(İstanbul Sağlık ve Teknoloji Üniversitesi, Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, 2025) Türkmen Karaçöl, Mı̇na; Özen, Buğra; Yalçın, Eda Didem
Amaç: Bu çalışmanın amacı, ağız solunumu yapan çocuk ve genç yetişkinlerde osteomeatal kompleks (OMK) varyasyonları ile maksiller sinüs patolojileri arasındaki ilişkiyi diş hekimliği alanında yaygın olarak kullanılan radyolojik görüntüleme yöntemlerinden biri olan konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) ile retrospektif olarak değerlendirmektir. Yöntemler: 7-18 yaş aralığında yaşları değişen 39’u (%59,1) erkek ve 27’si (%40,9) kadın olan 66 hastanın sağ-sol toplam 132 KIBT görüntüleri retrospektif olarak değerlendirildi. Nazal septal deviasyon (NSD), nazal septal pnömatizasyon (NSP), konka bülloza, aksesuar maksiller ostium (AMO), Agger nazi hücresi, Haller hücresi, Onodi hücresi, etmoid bulla ve maksiller sinüs patolojilerinin varlığı araştırıldı. Maksiller sinüs patolojileri sınıflandırıldı. OMK varyasyonlarının birbirleriyle ve maksiller sinüs patolojileriyle olan ilişkisi incelendi. Değişkenlerin birbiriyle ilişkileri ve parametrelerin dağılımını analiz etmek için Fisher’s Exact, Ki-Kare testi ve Continuity (Yates) düzeltmesi kullanıldı. Bulgular: OMK’nin anatomik varyasyonları ile maksiller sinüs patolojilerinin dağılımı istatistiksel olarak incelendiğinde hem sağ tarafta hem de sol tarafta en sık rastlanan varyasyonlar etmoid bulla (%86,8) ile unsinat bulla (%66,7) bulunmuştur. Maksiller sinüs patolojilerinin dağılımı sağ ve sol taraf olarak incelendiğinde sağ tarafta %45,5 oranıyla en sık lokalize mukozal kalınlaşma ve en az ise %4,5 ile yaygın mukozal kalınlaşma olarak saptanmıştır. Sol tarafta ise %35 ile en sık lokalize mukozal kalınlaşma ve lokalize opasifikasyon en az ise %10 ile total opasifikasyon gözlenmiştir. Maksiller sinüs patolojisi ile OMK’nin anatomik varyasyonları arasındaki ilişki incelendiğinde; sağ tarafta maksiller sinüs patolojisi ile anatomik varyasyonlar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p>0,05).Sol tarafta ise maksiller sinüs patolojisi ile sadece AMO arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır (p<0,05). Sonuçlar: Ağız solunumu yapan çocuk ve genç yetişkinlerde OMK varyasyonlarının birbirleriyle ve maksiller sinüs patolojisi arasında birçok parametrede anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Maksiller sinüs patolojileri olan hastaları değerlendirirken burun pasajı ve hava yolundaki değişiklikler, klinik tedaviyi önemli oranda etkileme potansiyeline sahiptir. Bu grup hastada nazal pasajın ve hava yolunun etkilenmesi ile OMK’deki anatomik varyasyonların oluşumunun tetiklenebileceği ve bu yapıların maksiller sinüs drenajını bozarak ilgili bölgede patolojlerin gelişmesine neden olabileceği düşünülmektedir.
Yayın
Periodontal hastalıklar ve kanser gelişimindeki etkileri
(Orient Yayınları, 2025) Tüzüner, Mete Bora; Arslan, Semiha; Haspolat, Yusuf Kenan; Atılgan, Serahim Serhat
Kanser, dünya genelinde ölüm nedenleri arasında ikinci sırada yer almakta olup, her yıl yaklaşık 10 milyon insanın yaşamını yitirmesine neden olmaktadır. Küresel ölçekte her yıl yaklaşık 19 milyon yeni kanser vakası teşhis edilmekte, en yaygın görülen kanser türleri arasında meme, akciğer, kolorektal, pankreas ve mide kanserleri öne çıkmaktadır (1). Etkili birincil koruma ve tedavi stratejileri halen sınırlı olup, bu stratejilerin başarıyla uygulanabilmesi, kanser oluşumuna ilişkin moleküler mekanizmaların daha iyi anlaşılmasına ve değiştirilebilir risk faktörlerinin hedeflenmesine bağlıdır.