Lisansüstü Eğitim Enstitüsü Tez Koleksiyonu

Bu koleksiyon için kalıcı URI

Güncel Gönderiler

Listeleniyor 1 - 20 / 28
  • Yayın
    Ağız solunumu gözlenen çocukların tükürüklerinde oksidan ve antioksidan statünün belirlenmesi
    (İstanbul Sağlık ve Teknoloji Üniversitesi, Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, 2025) Altındal, Elif; Esentürk, Gülce; Durak, Zahide Esra
    Süperoksit dismutaz (SOD), Katalaz (CAT) ve Malondialdehit (MDA), tükürükte ölçülebilen biyokimyasal belirteçler olup; oral ve sistemik oksidatif dengeyi değerlendirmede önemli göstergeler olarak kabul edilmektedir. Bu çalışmanın amacı, ağız solunumu yapan çocukların tükürüklerindeki oksidatif stres göstergelerini değerlendirmektir. Bu doğrultuda lipid peroksidasyonu ürünü olan Malondialdehit ile temel antioksidan enzimler olan Süperoksit Dismutaz ve Katalaz düzeyleri tükürükte karşılaştırmalı olarak incelenmiştir. Çalışma İstanbul Sağlık ve Teknoloji Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti Anabilim Dalı Kliniği'ne başvuran, 6-12 yaş aralığında, koopere ve herhangi bir sistemik hastalığı bulunmayan çocuklar üzerinde yapılmıştır. Kliniğe çalışmadan bağımsız nedenlerle başvuru yapan ve araştırmaya dahil edilme kriterlerini sağlayan hastalara, klinik muayene ve solunum değerlendirme testleri uygulanarak, ağız veya burun solunumu yapan hasta grupları oluşturulmuştur. Ardından tükürük numunelerinin alınması için hastalara ikinci bir randevu verilmiştir. Bu ziyarette, her katılımcıdan sabah saatlerinde pasif yöntem kullanılarak 3 mL uyarılmamış tam tükürük örneği toplanmış ve −20 °C'de saklanmıştır. Soğuk zincir ile laboratuvara iletilen numuneler +4 derece buzdolabında çözdürülerek deney aşamasına geçilmiştir. Bu çalışmada, antioksidan savunma enzimleri olarak SOD, CAT ve oksidatif stres belirteci olarak MDA düzeyleri, NBT ve TBARS esaslı spektrofotometrik yöntemler kullanılarak analiz edilmiştir. Ağız solunumu yapan çocukların tükürüklerinde MDA düzeylerinin burun solunumu yapanlara kıyasla belirgin şekilde yüksek olduğunu tespit edilmiştir. Buna karşılık ağız solunumu grubunda SOD ve CAT aktivitelerinin kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük olduğu belirlenmiştir. Yapılan regresyon analizleri, solunum paterninin oksidatif stres parametreleri üzerinde yaş ve cinsiyetten bağımsız olarak anlamlı bir belirleyici faktör olduğu göstermektedir. Bu çalışma, çocuklarda ağız solunumunun, yaş ve cinsiyetten bağımsız olarak tükürükte artmış oksidatif stres ve azalmış antioksidan aktivite ile ilişkili olduğunu ortaya koymuştur.
  • Yayın
    Çocuklarda lingual frenulumda görülen yapısal farklılıkların gelişmekte olan ağız ve çevre dokular üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesi
    (İstanbul Sağlık ve Teknoloji Üniversitesi, Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, 2025) Vural, Yasemin; Esentürk, Gülce
    Bu çalışma, karışık dişlenme dönemindeki çocuklarda lingual frenulum morfolojisinin yutkunma, solunum, maloklüzyon ve postür gibi stomatognatik sistem fonksiyonları üzerindeki etkilerini değerlendirmek amacıyla yapılmıştır. Kesitsel tasarıma sahip bu araştırmaya 7–12 yaş toplam 170 çocuk dahil edilmiştir. Lingual frenulum morfolojik ve fonksiyonel özellikleri Marchesan Lingual Frenulum Protokolü (MLFP) ile değerlendirilmiş ek olarak Orofasiyal fonksiyonlar Orofacial Myofunctional Evaluation with Scores (OMES) ve Expanded OMES (OMES-E) protokollerinden uyarlanan solunum, mental kas aktivitesi, yutkunma bölümleri uygulanmıştır. Üst hava yolu açıklığı ve olası obstrüktif riskler Mallampati skoru ve Brodsky skalası kullanılarak belirlenmiştir. Maloklüzyon değerlendirmesi klinik muayene ile yapılmış, postüral analizler ise New York Postür Skalası (NYPS) esas alınarak gerçekleştirilmiştir. Uyku alışkanlıkları ise standart anket formu aracılığıyla kaydedilmiştir. İstatistiksel analizlerde gruplar arası karşılaştırmalar için uygun parametrik ve non-parametrik testler kullanılmış, anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Maksimum ağız açıklığı (MAA) açısından gruplar arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır (p=0,137). Ancak dilin ağızdaki hareket alanının ≤%50 olma prevalansı değişmiş frenulum grubunda istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek bulunmuştur (p<0,001). Myofonksiyonel değerlendirmelerde solunum paterni, mental kas aktivitesi, bruksizm, uyku parametreleri ile Mallampati ve Brodsky sınıflamaları gruplar arasında anlamlı fark göstermemiştir (p>0,05). Buna karşın yutkunma sırasında dudak (p=0,012) ve dil davranışlarındaki (p=0,002) işlev bozuklukları ile maloklüzyon varlığı (p=0,010) değişmiş frenulum grubunda anlamlı olarak daha yüksektir. Çok değişkenli lojistik regresyon analizlerinde, yutkunma sırasında dudak davranışındaki işlev bozukluğu için mental kas aktivitesi (OR=32,378; p<0,001), nefes paterni (OR=18,704; p<0,001) ve genel skora göre değişmiş frenulum (OR=3,894; p=0,010) bağımsız risk faktörleri olarak bulunmuştur. Yutkunma sırasında dil davranışındaki bozukluklar için ise nefes alma bozukluğu (OR=5,249; p<0,001) ve genel skora göre değişmiş frenulum (OR=2,513; p=0,015) x bağımsız risk faktörleri olarak saptanmıştır. Bu çalışma, lingual frenulum morfolojisinin ve fonksiyonunun konuşma, yutkunma, solunum gibi oral fonksiyonların yanı sıra maloklüzyon ve postür gibi orofasiyal disfonksiyondan dolaylı etkilenebilen parametrelerle de ilişkili olabileceğini göstermiştir. Bulgular, stomatognatik sistemin anatomik, fonksiyonel ve fizyolojik bütünlüğünün göz ardı edilemeyeceğini ve oral fonksiyon bozukluklarının multidisipliner bir yaklaşımla bütüncül olarak değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.
  • Yayın
    Şeffaf plaklarla yapılan tedavilerde farklı kök kontrol tekniklerinin molar mezializasyonundaki etkilerinin değerlendirilmesi – sonlu elemanlar analizi çalışması
    (İstanbul Sağlık ve Teknoloji Üniversitesi, Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, 2025) Çavuşoğlu, Ahmet; Erdem, Buket
    Bu araştırmanın temel amacı, şeffaf plak tedavisinde farklı power arm uzunluklarının (6, 8 ve 10 mm) ve farklı ataşman yerleşimlerinin, birinci molar dişin mezial yönlü hareketi sırasında meydana gelen diş yer değiştirmesi, von Mises gerilme dağılımları, periodontal ligament (PDL) üzerindeki gerilme düzeyleri ve şeffaf plak deformasyonları üzerindeki olası etkilerini analiz etmektir. Bu amaçla, toplamda altı adet farklı sonlu eleman modeli geliştirilmiştir. Hazırlanan modellerde şeffaf plak kalınlığı 0,75 mm, PDL kalınlığı ise 0,25 mm olarak tanımlanmıştır. Modeller üzerinde uygulanan kuvvetler; 0,2 mm şeffaf plak aktivasyonu ile 200 gram büyüklüğünde elastik kuvvetten oluşmaktadır. Tüm sayısal analizler, Altair OptiStruct yazılımı kullanılarak doğrusal olmayan statik çözümleme yöntemi ile yürütülmüştür. Elde edilen von Mises gerilme değerleri megapascal (MPa), yer değiştirme değerleri ise milimetre (mm) biriminde değerlendirilmiştir. Altı farklı senaryoda, power arm yükseklikleri 6, 8, 10 mm olacak şekilde planlanmış ve ataşman pozisyonları bukkalde veya palatinalde olacak şekilde tasarlanmıştır. Ataşmanın palatinalde olduğu senaryolarda bukkalde power arm için buton kesileri açılmıştır. Ataşmanın bukkalde olduğu senaryolarda power arm ataşmanla birlikte uygulanmıştır. Elde edilen sonuçlarda power arm ve palatinalde ataşman modellerinde kısa power arm yüksekliklerinde (6, 8 mm) devrilme miktarı artmış, uzun power arm yüksekliğinde ise daha fazla gövdesel hareket tespit edilmiştir. Ataşman ile power arm kullanıldığı senaryolarda ise hareket miktarının daha az olduğu ancak daha kontrollü hareket sağlandığı saptanmıştır. Sonlu elemanlar analizi ile yapılan çalışmalar, ağız ortamını ve klinik sonuçları tam olarak yansıtmadığından, bu sonuçların klinik çalışmalarla desteklenmesi gerekmektedir.
  • Yayın
    Sınıf öğretmenlerinin travmatik diş yaralanmalarına yönelik acil müdahale bilgi düzeyleri ve toothsos mobil uygulamasının farkındalığının belirlenmesi
    (İstanbul Sağlık ve Teknoloji Üniversitesi, Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, 2025) Şabahat, Bengisu; Yoğurucu Değerli, Gizem; Öter, Banu
    Amaç: Bu çalışmanın amacı, sınıf öğretmenlerinin travmatik diş yaralanmalarına (TDY) yönelik acil müdahale bilgi düzeylerini belirlemek ve ToothSOS mobil uygulamasına ilişkin farkındalıklarını incelemektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, nicel, tanımlayıcı ve karşılaştırmalı bir araştırma tasarımı ile gerçekleştirilmiştir. İstanbul’daki devlet okullarında görev yapan toplam 150 sınıf öğretmeni çalışmaya gönüllü olarak katılmıştır. Araştırma üç aşamada yürütülmüştür: (1) öğretmenlerin TDY konusundaki bilgi düzeylerini belirlemek amacıyla ön anket uygulanmıştır, (2) okul ziyareti yapılarak ToothSOS uygulaması içeriğine dayalı bilgilendirici broşür dağıtılmış ve eğitim verilmiştir, (3) iki hafta sonra aynı katılımcılara son anket uygulanmıştır. Veriler, geçerliliği kanıtlanmış anketlerden uyarlanan yapılandırılmış bir form aracılığıyla toplanmıştır. Bulgular: Eğitim öncesinde, katılımcıların büyük çoğunluğunun özellikle diş avülsiyonu gibi durumlarda uygun ilk yardım bilgisine sahip olmadığı belirlenmiştir. Eğitim müdahalesi sonrasında, öğretmenlerin bilgi düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir artış gözlemlenmiştir. Özellikle avülse dişin doğru saklama ortamı ve replasman süreci konusundaki bilgi düzeyi dikkat çekici şekilde artmıştır. Ayrıca, ToothSOS mobil uygulamasına yönelik farkındalık ve uygulamanın faydalı bulunma oranı da önemli ölçüde yükselmiştir. Sonuç: ToothSOS mobil uygulamasının içeriğine dayalı bilgilendirici broşür ile desteklenen eğitim müdahalesi, sınıf öğretmenlerinin TDY’ye yönelik acil müdahale bilgilerini anlamlı düzeyde artırmıştır. Dijital araçların okul temelli sağlık eğitimlerine entegrasyonu, travma sonrası doğru ilk yardım uygulamalarının yaygınlaştırılmasına katkı sağlayabilir.
  • Yayın
    Farklı bitirme ve cilalama sistemlerinin biyoaktif restoratif materyallerin iyon salınımı ve yüzey pürüzlülüğü üzerine etkilerinin incelenmesi
    (İstanbul Sağlık ve Teknoloji Üniversitesi, Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, 2025) Saygılı Özaydın, Seda; Esentürk, Gülce; Mert Eren, Meltem
    Bu çalışma, dört farklı bitirme ve cilalama sisteminin sekiz farklı restoratif materyal üzerindeki flor ve kalsiyum iyon salınımı ile yüzey pürüzlülüğü üzerine etkilerini karşılaştırmalı olarak değerlendirmek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Her restoratif materyal grubu, uygulanacak bitirme-cilalama sistemine göre beş alt gruba ayrılmıştır (n=10/grup). Başlangıç ve 28. gün yüzey pürüzlülüğü ölçümleri mekanik profilometre ile, flor ve kalsiyum salınım düzeyleri ise 1., 2., 7., 14. ve 28. günlerde iyon-selektif elektrot (ISE) yöntemiyle değerlendirilmiştir. Ardından materyaller 5000 devirlik termal siklusa (TSS) tabi tutulmuş ve son flor, kalsiyum salınımı ile yüzey pürüzlülük değerleri ölçülmüştür. Verilerin istastistiksel incelenmesinde Kolmogorov-Smirnov testi, Levene testi, Wilcoxon İşaret testi, Friedman testi, Dunn-Bonferroni çoklu karşılaştırma testi, Kruskal Wallis testi kullanılmıştır. p<0,05 için sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Termal yaşlandırma sonrasında, genel olarak flor ve kalsiyum salınım düzeylerinde anlamlı azalmalar gözlenmiştir. Özellikle Equia Forte HT ve Filtek Z250 dışındaki tüm gruplarda, TSS sonrası flor salınımı 1. güne göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşmüştür (p<0,00125). Ayrıca, Fuji IX, Dyract XP ve Cention N gruplarında, bu düşüş 14. gün değerlerine kıyasla da anlamlı bulunmuştur (p<0,00125). Kalsiyum salınımı açısından bakıldığında; Cention N ve Cention Forte gruplarının neredeyse tüm alt gruplarında, TSS döneminde 2. ve 7. gün değerlerine kıyasla anlamlı azalmalar tespit edilmiştir (p<0,00125). Diğer yandan, G-Coat Plus alt grubu hariç Beautifil II, Fuji IX ve Activa gruplarında, TSS kalsiyum salınımı 28. güne göre artış göstermiştir (p<0,00125).Yüzey pürüzlülüğü ölçümleri değerlendirildiğinde, materyal ve cilalama sistemleri arasında 1. gün, 28. gün ve TSS ölçümleri arasında genel anlamda anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0,00625; p>0,010). Ancak bazı kombinasyonlarda belirgin farklar kaydedilmiştir. Buna göre, 1. gün ölçümlerinde Beautifil II hariç tüm materyallerde Ecocomp sistemi, Mylar bant grubuna göre daha yüksek pürüzlülük üretmiştir (p<0,00208). 28. gün ve TSS sonrası ölçümlerde de Ecocomp sisteminin özellikle Activa, Cention N, Beautifil II ve Fuji IX gibi materyallerde daha yüksek yüzey pürüzlülüğü değerleri oluşturduğu görülmüştür (p<0,00208). Ayrıca bazı gruplarda Diacomp Plus sistemi de benzer şekilde yüksek pürüzlülük göstermiştir. Son olarak, flor ve kalsiyum salınımındaki zaman içi değişim ile yüzey pürüzlülüğü düzeyleri arasındaki ilişki incelendiğinde, istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon saptanmamıştır. Bu bulgu, iyon salınımı ve yüzey karakteristiklerinin birbirinden bağımsız değişebileceğini düşündürmektedir. Bu çalışma, farklı bitirme ve cilalama sistemlerinin restoratif materyalerin flor ve kalsiyum salınımı ile yüzey pürüzlülüğü üzerine anlamlı etkiler oluşturduğunu, ancak bu iki parametre arasında istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon bulunmadığını ortaya koymuştur.
  • Yayın
    3 boyutlu dijital tasarım programları ile tasarlanan farklı fiziksel parametrelere sahip sabit bant-loop yer tutucuların sonlu elemanlar analizi metoduyla kıyaslanması
    (İstanbul Sağlık ve Teknoloji Üniversitesi, Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, 2025) Gür, Berna; Altun, Ceyhan
    Bu çalışmanın amacı, farklı fiziksel parametrelerle dijital olarak tasarlanmış sabit bant-loop yer tutucuların, sonlu elemanlar analiz (SEA) yöntemiyle mekanik dayanıklılık ve gerilme dağılımı açısından değerlendirilmesidir. Mandibulada ikinci süt azı dişi eksikliğini simüle eden modeller kullanılarak üç farklı bant kalınlığı (0.076mm (0.003 inch), 0.127mm (0.005 inch) ve 0.177mm (0.007 inch)) ve iki farklı bant yüksekliği (standart ve 2 mm kısa) ile toplam 12 farklı model oluşturulmuştur. Modeller üzerinde 45° ve 90° açılarla yaklaşık 245 N'luk çiğneme kuvveti uygulanmış ve elde edilen Von Mises gerilme ile toplam deformasyon değerleri değerlendirilmiştir. Analizlerde, daha kalın ve yüksek bant yapılarının hem stres birikimini hem de deformasyon miktarını anlamlı düzeyde azalttığı görülmüştür Ayrıca, bandın dişe göre daha servikale veya oklüzale yerleştirilmesinin gerilme dağılımı üzerinde önemli etkiler yarattığı görülmüştür. Kullanılan tüm modeller titanyum bazlı metal materyaliyle oluşturulmuş olup yüksek biyomekanik dayanıklılık göstermiştir. Sonuçlar, dijital tasarım ve sonlu elemanlar analiz yönteminin sabit yer tutucuların biyomekanik performansının optimize edilmesinde etkili bir araç olduğunu göstermektedir. Klinik uygulamalarda, hastaya özgü anatomik ve fonksiyonel koşullar dikkate alınarak bant-loop tasarım parametrelerinin dikkatle seçilmesi önerilmektedir.
  • Yayın
    Hatalı alışkanlığı olan çocuklarda erken süt dişi kayıplarının dental ark ve çevre yapılara etkilerinin değerlendirilmesi
    (İstanbul Sağlık ve Teknoloji Üniversitesi, Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, 2025) Özdil Cömertoğlu, Sena; Özen, Buğra
    Bu çalışma 6-11 yaş arasındaki hatalı alışkanlığı olan çocuklarda erken süt dişi kayıplarının dental ark ve çevre dokular üzerinde oluşturduğu etkiyi belirlemeyi amaçlamıştır. Araştırmamız için etik kurul izin belgeleri alınmıştır (2023/04). Çalışmamıza İstanbul Sağlık ve Teknoloji Üniversitesi Ağız ve Diş Sağlığı Merkezi'ne başvuran 6-11 yaş (ort. 8.24±1.08) aralığındaki 202 çocuk ve ebeveynleri katılmıştır. Katılımcılar tam dişli ve yer tutucu yapılmamış tek taraflı süt birinci veya ikinci molar kaybı olan gruplar şeklinde sınıflandırılmıştır. Hatalı ağız alışkanlığı varlığına göre de toplamda 4 gruba hastalar ayrılmıştır. Çocukların ağız solunumu, atipik yutkunma veya diğer hatalı ağız alışkanlıklarına sahip olup olmadığını görebilmek amacıyla bir form tasarlanmıştır. Araştırma formu çocukların ebeveynlerine uygulanırken, dahil edilme kriterlerine uyan çocuklardan ölçü alınarak alçı modeller elde edilmiştir. Hatalı alışkanlığı olan/olmayan tam dişli ve eksik dişli çocukların alçı modelleri üzerinde dental ark uzunluğu, çevre ölçümleri, süt birinci molar ve süt ikinci moların mesiodistal mesafeleri toplamı (D+E mesafesi), mesiodistal ve bukkolingual/bukkopalatinal mesafeler dijital kumpas yardımıyla kaydedilmiştir. Ayrıca ağız solunumu, postür, dil itimi, mental-labiomentalis ve buksinatör kas aktivitesi, dudak postürü, yüz görünümü, emzik-biberon kullanımına, dudak ve/veya parmak emmeye bakılmıştır. Yapılan ölçümler sonucunda hatalı alışkanlığa sahip tek taraflı erken süt dişi kaybı olan çocuklarda kayıpsız tarafta bukkolingual/bukkopalatinal mesafe, total ark çevresi ve kayıplı/kayıpsız taraf çevre ölçümlerinin daha yüksek olduğu; kayıplı/kayıpsız taraf ark simetrisinde ise anlamlı şekilde azalmalar olduğu saptanmıştır (p<0.05). Maloklüzyon açısından değerlendirildiğinde ise hatalı alışkanlıklara sahip olan çocuklarda (ağız solunumu, atipik yutkunma, emzik biberon kullanımı, dudak ve/veya parmak emme) Sınıf II divizyon I görülme oranı hatalı alışkanlığı olmayanlara göre daha fazla bulunmuştur. Atipik yutkunması olan veya ağız solunumu yapan çocuklarda dil itimi, mental/labio-mentalis kas aktivitesi ve buksinatör kas aktivitesi ile karşılaşılmış olup; bu çocuklarda postür bozuklukları gözlenmiştir. Ayrıca ağız solunumu yapanlarda eforla dudak kapatma ile karşılaşılmıştır. Atipik yutkunması olanlarda mesafeye bakıldığında tam dişli grupta artmış ark uzunluğu ile karşılaşılırken; eksik dişli grupta mesiodistal mesafe, bukkolingual/bukkopalatinal mesafe, ark uzunluğu, D+E kayıplı taraf uzunluğu, ark çevre ve kayıplı/kayıpsız taraf çevre uzunluklarında artış ile karşılaşılmıştır (p<0.05). Atipik yutkunmaya sahip kişilerde Sınıf II divizyon I görülme sıklığı hatalı alışkanlığı olmayanlara göre daha fazla olarak gözlemlenmiştir. Ağız solunumu ile ilgili mesafeye bakıldığında eksik dişli grupta kayıplı/kayıpsız bukkolingual/bukkopalatinal mesafelerde, ark çevre uzunluğunda, kayıplı/kayıpsız çevre uzunluğunda artış saptanırken; ark simetri kayıpsız taraf mesafesinde azalma görülmüştür (p<0.05). Mallampati açısından (Sınıf I-II/ Sınıf III-IV) değerlendirildiğinde eforla dudak kapatma daha yüksek skorda görülmüştür. Hem Sınıf I-II/ Sınıf III-IV hem de ayrı ayrı gruplandırıldığında ise ağız solunumu ile daha yüksek skorlu grupta karşılaşıldığı bulunmuştur. Eksik dişli grupta ise Sınıf III-IV skorunda Sınıf I-II skoruna göre ark simetri kayıpsız tarafta azalma gözlenirken; ark çevre, kayıplı/kayıpsız çevre uzunluklarının ise Sınıf I ve II skoruna kıyasla daha fazla olduğu bulunmuştur (p<0.05). Bu çalışma, hatalı ağız alışkanlığı bulunan çocuklarda erken süt dişi kaybının dental ark ve çevre dokularda önemli değişiklikler meydana geldiğini saptamıştır. Bu tür alışkanlıkların devam etmesi ark uzunluğunda değişimlere, çevre ölçülerinde dengesizliklere ve hatta iskeletsel bozukluklara kadar uzanan bir dizi morfolojik probleme yol açabilmektedir. Dolayısıyla, hatalı alışkanlıklara sahip çocuklarda ortaya çıkan veya ilerleyen dönemde ortaya çıkabilecek bu olumsuz etkilerin bilinmesi, hem klinisyenler hem de ebeveynler açısından büyük önem taşımaktadır. Erken dönemde bu alışkanlıkların fark edilmesi ve gerekli önleyici tedbirlerin alınması, dental ve iskeletsel yapının normal büyüme ve gelişim sürecini destekleyecek; ilerleyen yaşlarda telafi edilmesi güç maloklüzyonların ve fonksiyonel bozuklukların önlenmesine katkıda bulunacaktır. Bu bağlamda, elde edilen bulgular yalnızca mevcut klinik durumu değerlendirmekle kalmayıp, aynı zamanda doğru tedavi planlamasının yapılabilmesi ve koruyucu diş hekimliği uygulamalarının öneminin bir kez daha ortaya konulması açısından da yol gösterici niteliktedir.
  • Yayın
    Elit hentbolcularda sporcu takviyesi kullanımının avustralya spor enstitüsü kriterlerine göre cinsiyet ve lig seviyesinde değerlendirilmesi
    (İstanbul Sağlık ve Teknoloji Üniversitesi, Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, 2025) Mor, Ömer; Günalan, Elif
    Hentbol, yüksek yoğunluklu patlayıcı hücum ve savunma hareketlerinin yanı sıra branşa özgü becerileri içeren ve son yıllarda hem araştırmalar hem de katılım açısından popülerliği artan bir spor dalıdır. Bu çalışma, elit hentbolcularda sporcu takviyeleri (ST) kullanımlarının yaygınlığını ve tercih edilen takviye türlerini incelemeyi; ayrıca bu kullanımın Avustralya Spor Enstitüsü (AIS) kriterlerine göre cinsiyet ve lig düzeyi bağlamında farklılık gösterip göstermediğini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Veri toplama aracı olarak, katılımcıların sosyodemografik duurmu, antrenman özellikleri, ST kullanımları ve ilişkili parametreleri sorgulayan yapılandırılmış bir anket kullanılmıştır. Takviyeler, AIS’in bilimsel dayanak düzeyine göre A, B, C ve D sınıflarına ayrılmıştır. Elde edilen veriler, Jamovi 2.7.5 versiyon (The Jamovi Project, Sydney, Australia) istatistik programı kullanılarak analiz edilmiştir. Çalışmaya profesyonel (n=48) ve amatör (n=44) düzeylerde mücadele eden, kadın (n=37) ve erkek (n=55) toplam 92 elit hentbolcu dahil edilmiştir. Katılımcıların en sık kullandığı takviyeler sırasıyla magnezyum (%37,0), C vitamini (%20,7), whey proteini (%19,6), sporcu barı (%19,6) ve D vitamini (%19,6) olarak belirlenmiştir. Profesyonel hentbolcuların, toplam, Grup A, Sporcu Gıdaları, Performans Takviyeleri, Grup B ve Grup C takviyelerini amatör sporculara kıyasla anlamlı derecede daha fazla kullandığı saptanmıştır (p<0,05). Cinsiyetler arasında ise yalnızca Grup C takviyeleri kullanımında anlamlı bir fark gözlenmiş; erkek sporcuların kadınlara kıyasla daha yüksek oranda kullandıkları belirlenmiştir (p<0,05). Elde edilen bulgular, hentbolcularda ST kullanımına ilişkin belirgin bilgi eksikliklerini ve yönlendirme ihtiyacını ortaya koymaktadır. Bu doğrultuda, sporcuların bilinçli ve güvenli takviye kullanımını desteklemek amacıyla, lig düzeyi ve cinsiyet farklılıklarını dikkate alan yapılandırılmış eğitim programlarının ve bireysel danışmanlık hizmetlerinin yaygınlaştırılması önerilmektedir. Böylece, performansın bilimsel temele dayalı ve güvenli biçimde desteklenmesi mümkün olacaktır.
  • Yayın
    Çocuk diş hekimliği preklinik eğitiminde haptik sanal gerçeklik simülasyon araçlarının kullanımları hakkında öğrencilerin bakış açısının değerlendirilmesi
    (İstanbul Sağlık ve Teknoloji Üniversitesi, Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, 2025) Çapoğlu, Melike Zeynep; Yoğurucu Değerli, Gizem; Öter, Banu
    Amaç: Bu çalışmanın amacı, çocuk diş hekimliği preklinik eğitiminde kullanılan haptik sanal gerçeklik simülatörlerinin (HSGS) öğrenciler tarafından nasıl değerlendirildiğini incelemektir. Çalışmada özellikle cihazın eğitsel katkısı, gerçekçiliği, ergonomisi ve motor becerilere olan etkisi gibi boyutlarda öğrenci algıları ortaya konmuştur. Gereç ve Yöntem: Araştırmaya diş hekimliği fakültesinde öğrenim gören üçüncü sınıf öğrencilerinden 68 kişi katılmıştır. Katılımcılara, HSGS deneyimlerinin ardından 14 maddelik Likert tipi ölçek içeren çevrim içi bir anket uygulanmıştır. Veriler IBM SPSS v23 programı ile analiz edilmiş; normal dağılıma uygunluk Kolmogorov-Smirnov ve Shapiro-Wilk testleriyle değerlendirilmiştir. Gruplar arası karşılaştırmalarda Mann-Whitney U testi, kategorik değişkenlerde ise Fisher’s Exact testi kullanılmıştır. Ölçeğin iç tutarlılığı Cronbach’s alfa katsayısı ile incelenmiştir. Bulgular: Öğrenciler, HSGS’nin beceri gelişimi, özgüven ve öğrenmeye katkısını olumlu değerlendirmiştir. Gerçekçilik ve ergonomi boyutlarında da yüksek memnuniyet bildirilmiştir. Cinsiyete göre anlamlı fark saptanmamıştır (p>0,05). Ölçeğin Cronbach’s alfa katsayısı 0,89 bulunmuştur. Sonuç: Haptik sanal gerçeklik simülatörleri, çocuk diş hekimliği preklinik eğitiminde öğrencilerin beceri gelişimine, öğrenme motivasyonuna ve özgüvenine önemli katkılar sunmaktadır. Ayrıca, standardize edilmiş eğitim imkânı sağlaması nedeniyle geleneksel yöntemlere kıyasla güçlü bir alternatif oluşturmaktadır. Bu bulgular, HSGS’nin diş hekimliği müfredatına entegrasyonunun gerekliliğini desteklemektedir.
  • Yayın
    Farklı içerikteki çocuk diş macunlarının yapay çürük oluşturulmuş süt dişi minesinin mikrosertliğine ve yüzey pürüzlülüğüne etkisinin in vitro olarak değerlendirilmesi
    (İstanbul Sağlık ve Teknoloji Üniversitesi, Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, 2025) Kaçmaz, Nazlıcan; Altun, Ceyhan
    Bu çalışmanın amacı; son yıllarda florürlü diş macunlarına alternatif olarak üretilmiş hidroksiapatit, propolis, teobromin içeren diş macunlarının ve florürlü diş macununun yapay başlangıç lezyonlarının remineralizasyonunda etkinliğinin; yüzey mikrosertlik analizi ve yüzey pürüzlülüğü analizi ile kantitatif olarak ve taramalı elektron mikroskobu xix (SEM) ile kalitatif olarak in vitro koşullarda karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesidir. Süt azı dişlerinden hazırlanan 80 adet mine örneği 40’ı yüzey mikrosertlik, 40’ı yüzey pürüzlülüğü analizi yapılmak üzere rastgele ayrıldı. Mine örnekleri dört çalışma grubu (Zubio® Kids, Glimo® Alfa, B-Good Care®, Oral-B® Junior çocuk diş macunları) ve bir kontrol grubu olan distile su olmak üzere beş gruba ayrıldı (n=8). Başlangıç yüzey mikrosertliği ve yüzey pürüzlülüğü değeri ölçülen örnekler 72 saat, 37°C’de, demineralizasyon solüsyonunda bekletilerek mine yüzeyinde yapay çürük lezyonları oluşturuldu. Demineralizasyon sonrası ölçümleri yapılan mine örnekleri 7 günlük pH siklusu boyunca çalışma gruplarındaki ajanlar ile fırçalandı. pH siklusu sonrası yüzey mikrosertliği ve yüzey pürüzlülüğü ölçümü tekrarlandı. Her gruptan 1 örnek seçilerek başlangıç, demineralizasyon sonrası ve pH siklusu sonrası taramalı elektron mikroskobu (SEM) analizi yapıldı (n=1). İstatistiksel analizde değişkenlerin normal dağılıma uygunluğu histogram grafikleri ve Kolmogorov-Smirnov testi ile incelendi. Ölçülen değerler gruplar arasında karşılaştırılırken ANOVA testi, posthoc analizde ise Tukey testi; grup içinde karşılaştırılırken Bağımlı-Örneklem T Testi kullanıldı. p<0,05 olduğu sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı olarak değerlendirildi. Çalışma sonucunda tüm gruplarda fırçalama sonrası yüzey mikrosertlik değerinin demineralizasyon sonrası değerlerinden yüksek ancak başlangıç değerlerinden düşük olduğu belirlenmiştir. Tüm macunlar mine yüzey pürüzlülüğünü azaltırken yalnızca distile su ile fırçalama yüzey pürüzlülüğünü anlamlı olmayan seviyede arttırmıştır. 1450 ppm florürlü diş macunu yüzey pürüzlülüğünü azaltma ve mikrosertlik geri kazanımı sağlamada diğer gruplara göre anlamlı seviyede daha üstün bulunmuştur. Bununla birlikte teobrominli ve propolisli diş macunlarının remineralizasyon etkileri arasında anlamlı bir fark görülmemiştir, hidroksiapatitli diş macunu diğer diş macunu gruplarına göre anlamlı seviyede daha az yüzey mikrosertlik geri kazanımı sağlamıştır. SEM analizi ile elde edilen görüntüler mikrosertlik ve yüzey pürüzlülüğü bulgularını desteklemiştir. Bu çalışmanın bulgularına göre en yüksek remineralizasyon potansiyelini Oral-B® Junior çocuk diş macunu göstermiştir. Sonuç olarak, çocuklarda diş çürüğünü önlemede en iyi seçeneğin halen florürlü çocuk diş macunu olduğu; hidroksiapatit, propolis ve teobrominli çocuk diş macunlarının ise florürlü diş macunlarına alternatif olabileceği düşünülmektedir.
  • Yayın
    Diyet inflamatuvar indeksi ve aşırı işlenmiş besin tüketiminin anne sütündeki pro-inflamatuvar sitokin seviyelerine etkisinin incelenmesi
    (İstanbul Sağlık ve Teknoloji Üniversitesi, Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, 2025) Yıldırım Çavak, Betül; Mutlu, Hayrettin
    Anne sütü yaşamın ilk 6 ayında bebeğin enerji besin ihtiyacının tamamını karşılayan bebek için en ideal besindir. Anne sütü içeriğinde makro ve mikro besin ögeleri olan karbonhidratlar, proteinler, lipitler, vitaminler ve minerallere ek olarak; büyüme faktörleri, hormonlar, antimikrobiyal bileşenler, sindirim enzimleri ve sitokinler gibi pek çok biyoaktif bileşen yer almaktadır. Anne sütünde yer alan sitokinler yenidoğanlarda sağlıklı bir bağışıklık sisteminin gelişiminde, bağışıklık tepkisinin oluşumunda ve sürdürülmesinde rol oynarlar. Anne sütünde bulunan proinflamatuvar sitokinler TNF-α, IL-6, IL-8, IL-12, IL-2 ve IFN-γ olup; antiinflamatuvar sitokinler TGF-β, IL-7, IL-10, IL-18, G-CSF‘dir. Annelerin beslenme alışkanlıkları ve diyet kalıpları anne sütünün bileşimini etkileyebilmektedir. Diyet İnflamatuvar İndeksi (Dİİ), diyetin inflamatuvar potansiyelini değerlendiren bir skorlama sistemidir. Bunun yanı sıra aşırı işlenmiş besinlerin tüketimi inflamatuvar belirteç salınınmının artmasıyla ilişkilendirilmektedir. Bu çalışmada diyet inflamatuvar indeksi ve aşırı işlenmiş besin tüketiminin anne sütündeki proinflamatuvar sitokin seviyelerine etkisinin ortaya konması amaçlanmıştır. Araştırma İstanbul’da çalışmanın yürütülmesine onay veren tıp merkezi ve hastanelerde Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniği ile Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniği‘ne başvuran, emzirme döneminde olan ve çalışmaya katılmaya gönüllü 65 anne ile yürütülmüştür. Araştırmaya katılan annelerin diyet inflamatuvar indeks (Dİİ) puan ortalaması -5,10 ± 4,03 olarak bulunmuştur. Araştırmaya katılan annelerin aşırı işlenmiş besin (AİB) tüketim puanı ortalaması ise 21,12 ± 9,34 olarak saptanmıştır. Çalışmaya dahil edilen annelere ait anne sütü örneklerinde üç farklı proinflamatuvar sitokin düzeyi analiz edilmiştir. Buna göre; TNF-α konsantrasyonu ortalama 82,37 ± 50,71 pg/ml, IFN-γ konsantrasyonu ortalama 24,41 ± 20,67 pg/ml, IL-6 konsantrasyonu ise ortalama 25,33 ± 27,15 pg/ml olarak belirlenmiştir. Mevcut çalışmada uygulanan çoklu regresyon analizinden elde edilen bulgular, Diyet İnflamatuvar İndeksi (Dİİ) ve aşırı işlenmiş besin (AİB) puanlarının anne sütündeki proinflamatuvar sitokin düzeylerine (TNF-α, IL-6, IFN-γ) önemli ölçüde etki ettiği tespit edilmiştir. Modeller genel xiii olarak anlamlı bulunmuş ve bağımsız değişkenlerin TNF-α, IL-6 ve IFN-γ düzeylerindeki varyansın %21 ila %26‘sını açıkladığı görülmüştür. Özellikle AİB puanı, tüm modellerde proinflamatuvar sitokin düzeylerini pozitif ve istatistiksel olarak anlamlı biçimde yordamıştır. Dİİ puanının ise IL-6 ve IFN-γ üzerinde anlamlı etkileri bulunurken, TNF-α düzeyi üzerindeki etkisi istatistiksel sınırda kalmıştır. Elde edilen bu bulgular, aşırı işlenmiş besin tüketimi ve diyetin inflamatuvar potansiyelinin, anne sütündeki inflamatuvar yanıt ile ilişkili olabileceğini ortaya koymakta ve bu etkileşimin hem maternal beslenme hem de bebek sağlığı açısından dikkate alınması gerekliliğini vurgulamaktadır. Antiinflamatuvar özellikte ve aşırı işlenmiş besinlerden arındırılmış bir beslenme biçimine sahip olmak anne sütü içeriğini optimize etmek ve bebekler için daha iyi sağlık sonuçları elde etmek için önem taşımaktadır.
  • Yayın
    Diyabetik ve sağlıklı bireylerde et bağımlılığının incelenmesi ve güvenilirlik geçerlilik çalışması
    (İstanbul Sağlık ve Teknoloji Üniversitesi, Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, 2025) Kılınç, Ceyda; Mutlu, Hayrettin
    Prevalansı giderek artan diyabet, günümüzün en önemli hastalıkların başında gelmektedir. Bu çalışma diyabetli ve sağlıklı bireylerde et bağımlılığının incelenmesi ve Et Bağımlılığı Anketinin yetişkin bireylerde güvenilirlik ve geçerlilik analizinin yapılması amacıyla gerçekleştirilmiştir. Çalışma Aralık 2024-Mart 2025 tarihleri arasında, çalışma grubundaki 100 birey, NB Kadıköy Hastanesine gelen ve çalışmaya katılmaya gönüllü bireylerden; kontrol grubundaki 100 birey ise İstanbul Sağlık ve Teknoloji Üniversitesi‟ndeki akademik, idari personel ve öğrenciler üzerinde gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya katılan bireylere 3 bölümden oluşan anket formu yüzyüze uygulanmıştır. Anketin ilk bölümünde katılımcıların demografik özellikleri ve diyabet ile ilgili genel sorular yer almaktadır. İkinci bölümünde ise Et Bağımlılığı Anketi (EBA) ve üçüncü bölümde de besin tüketim sıklığı yer almaktadır. Et Bağımlılığı Anketi‟nin test tekrar güvenilirliğini ölçmek için anket uygulandıktan sonra kontrol grubundan seçilen 80 kişiye tekrar uygulanmıştır. Verilerin analizinde IBM SPSS Statistics 22 ve AMOS 22 programları kullanıldı. Sonuç olarak çalışma grubunun ilgi ve yetki puanı kontrol grubundan anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Çalışma grubunun hazcılık ve bağımlılık puanında ise anlamlı düzeyde düşük bir ilişki saptanmıştır. Güvenilirlik ve Geçerlilik analizi sonucu küresel puan CA değeri 0.88 olup yüksek derecede güvenilir olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Alt-ölçek puanlarının CA değerleri ise 0.73 - 0.88 arasında değişmektedir. ICC değeri ise küresel puanda 0.90, alt ölçeklerde ise 0.76 – 0.84 arasında değişmektedir. DFA değerleri ise istatistiksel olarak anlamlı olup yüksek uyum göstermektedir. (ꭓ2/df 2.730, SRMR:0.092, GFI:0.907; AGFI:0.908; CFI:0.909, NFI:0.865, RMSEA:0.043) EBA‟nın diyabetli ve yetişkin bireylerde geçerli ve güvenilir bir ölçek olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
  • Yayın
    Üniversite öğrencilerinin sınav kaygısının beslenme alışkanlıkları üzerindeki etkisinin incelenmesi
    (İstanbul Sağlık ve Teknoloji Üniversitesi, Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, 2025) Akcan, Kevser; Ergün, Özer
    Dünyada olduğu gibi ülkemizde de öğrencilerin başarı ve performanslarını ölçmek için kullanılan en yaygın yöntemlerden biri sınavdır. Öğrencilerin sınav dönemlerinde yaşadıkları yüksek sınav kaygısı; beslenme alışkanlıkları başta olmak üzere, uyku süresi ve kalitesi, fiziksel aktivite ile ruhsal durumlarını etkileyebilmektedir. Bu çalışma üniversite öğrencilerinin sınav kaygısının beslenme alışkanlıkları üzerindeki etkisini incelemek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın örneklemini İstanbul Sağlık ve Teknoloji Üniversitesi’nin çeşitli fakültelerinde öğrenim gören gönüllü 180 öğrenci oluşturmaktadır. Araştırmada uygulanacak anket formu yüz yüze görüşme yöntemiyle sınav öncesi ve sonrası olacak şekilde iki tekrarlı uygulanmıştır. Araştırma sonucunda elde edilen verilerin analizi SPSS (Statistical Package for Social Sciences) 22.0 programıyla yapılmıştır. Bu sonuçlara göre öğrencilerin sınav öncesi dönemdeki sınav kaygı puanları sınav sonrasına göre daha yüksek bulunmuştur. Sınav döneminin beslenme alışkanlıkların üzerinde etkili olduğunu düşünen öğrencilerin oranı sınav öncesinde %80.6 iken, sınav sonrasında %76.7’ye düştüğü bulunmuştur. Ancak bu düşüş, istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p>0.05). Öğrencilerin çoğunluğunun 2 ana öğün 1 ara öğün tükettikleri ve öğün atladıkları saptanmıştır. Öğrencilerin sınav öncesi ve sonrası makro ve mikro besin ögesi alımları karşılaştırıldığında sınav sonrasında anlamlı bir düşüş saptanmıştır (p<0.05). Sağlıklı beslenmeye yönelik tutum ölçeğinden elde edilen toplam puanların, sınav sonrasında sınav öncesine göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde arttığı belirlenmiştir (p<0.05). Araştırma sınav kaygısının öğrencilerde kaygı düzeylerini artırdığını ve beslenme alışkanlıkları üzerinde etkili olduğunu göstermektedir.
  • Yayın
    Aşırı işlenmiş besin tüketiminin tükürük hormonları, beden kütle indeksi ve aşırı besin isteğine etkisinin incelenmesi
    (İstanbul Sağlık ve Teknoloji Üniversitesi, Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, 2025) Yılmaz, Solmaz Ece; Mutlu, Hayrettin
    Aşırı işlenmiş besinler (AİB); gazlı içecekler, paketlenmiş atıştırmalıklar, işlenmiş et ürünleri ve hazır dondurulmuş yemekler gibi, büyük ölçüde gıdalardan türetilmiş maddeler ve katkı maddeleriyle üretilmiş ürünlerdir. Günümüzde AİB’ler besin kaynaklarına hakim hale gelmiştir. AİB’lerin sağlık üzerinde metabolik, kardiyovasküler, gastrointestinal ve psikolojik birtakım etkileri bulunmaktadır. Bu çalışmada; AİB tüketiminin tükürük hormonları, beden kütle endeksi (BKİ) ve aşırı besin isteği üzerine etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Veri toplama formu; sosyodemografik veri formu, 24 saatlik hatırlatma, besin tüketim sıklığı anketi, yeme arzusu ölçeği ve besin seçimi anketi bölümlerini içermektedir. Çalışmada kullanılan antropometrik yöntemler; boy ölçümü, ağırlık ölçümü, vücut kompozisyonu analizi ve bel çevresi ölçümü olarak belirlenmiştir. Tükürükteki insülin, ghrelin, leptin ve kortizol seviyeleri ticari ELİSA kitleri aracılığıyla saptanmıştır. Çalışma; 18-65 yaş aralığında 18'i kadın 18'i erkek olmak üzere 12’si normal kilolu, 11’i fazla kilolu ve 13’ü obez olan 36 katılımcı ile yürütülmüştür. AİB’lerin alınan enerjiye ortalama katkısının yüzde değerinin 21.8±18.8 olduğu belirlenmiştir. Günlük diyetle karbonhidrat alımı ve AİB yüzdeleri arasında pozitif korelasyon; lif, A vitamini ve C vitamini yüzdeleri arasında negatif korelasyon bulunmuştur (p<0.05). AİB tüketiminin BKİ ve besin seçimi ile anlamlı korelasyona sahip olduğu görülürken (p<0.05), tükürük hormon düzeyleri ve aşırı yeme isteği anlamlı ilişkisine ulaşılmamıştır. AİB tüketimi ile BKİ, bel çevresi, yağ kütlesi ve toplam vücut su miktarı arasında pozitif korelasyon bulunmuştur (p<0.05). AİB yüzdesi ile Besin Seçimi Anketi’nin alt puanlarından sağlık puanı ve doğal içerik puanı arasında negatif korelasyon bulunmuştur (p<0.05). Fazla kilolularda tükürük ghrelin ile aşırı yeme isteği arasında pozitif korelasyon bulunmuştur (p<0.05). Tükürük insülinin aşırı yeme isteği ile pozitif korelasyonu, tükürük kortizolünün ise obez bireylerde aşırı yeme isteği ile negatif ilişkisi bulunmuştur (p<0.05). Ayrıca kortizolün yağ kütlesi ile anlamlı ilişkisine ulaşılmıştır (p<0.05). Çalışma sonucunda AİB xiii tüketiminin obezite ve besin seçimleri ile anlamlı ilişkiye sahip olduğu ve diyet profilinde anlamlı ölçüde değişikliklere neden olduğu görülmüştür. AİB tüketimi ile sağlık durumu arasındaki ilişkinin anlaşılması için çeşitli fizyolojik, metabolik ve psikolojik mekanizmaların araştırıldığı daha çok sayıda çalışmanın yürütülmesi gerekmektedir.
  • Yayın
    Termojenik bir diyet bileşeni olan kafeinin kahverengi yağ hücre aktivasyonuna etkisinin kızılötesi termografi ile belirlenmesi
    (İstanbul Sağlık ve Teknoloji Üniversitesi, Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, 2025) Ercan Karakaya, Zeynep; Mutlu, Hayrettin
    Obezite prevalansındaki artış, enerji homeostazının korunmasına yönelik metabolik mekanizmaların daha iyi anlaşılmasını gerektirmektedir. Kahverengi yağ doku (KYD), titremesiz termojenez aracılığıyla enerji harcamasına katkı sağlayarak obeziteyle mücadelede önemli bir hedef olarak öne çıkmaktadır. KYD'nin diyet indüklü termojenez sürecindeki rolünün daha iyi anlaşılabilmesi, beden kütle indeksi (BKİ) ve cinsiyet gibi fizyolojik değişkenlerin bu mekanizma üzerindeki etkilerinin araştırılmasını gerekli kılmaktadır. Bu doğrultuda bu çalışma, farklı BKİ ve cinsiyet gruplarında karbonhidrat ve kafein kapsül uygulamaları sonrasında KYD aktivasyonunun kızılötesi termografi (KT) ile değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Bu araştırma ≥18 yaş, 36 sağlıklı katılımcıdan oluşmaktadır. Katılımcılar BKİ’ye göre normal kilolu, fazla kilolu ve obez olmak üzere gruplandırılmıştır. Deney süresi 120 dakika olarak belirlenmiştir. Katılımcılara 0. dakikada karbonhidrat jel, 45. dakikada ise kafein kapsül verilmiştir. Deney boyunca 15 dakikalık aralıklarla KT, kan basıncı, nabız, tahmini çekirdek sıcaklığı ölçümleri tekrarlanmıştır. KYD sıcaklığı supraklavikular sıcaklık (Tscv), referans sıcaklık (Tref), rölatif sıcaklık (Trel) ve delta sıcaklık (ΔT) değerleri ile belirlenmiştir. Bulgulara göre obez katılımcıların 90, 105 ve 120. dakikalardaki Tscv değerleri ile 60. dakikadan itibaren ölçülen Tref değeri normal kilolu katılımcılara göre önemli düzeyde düşük bulunmuştur. Ancak tüm zaman noktalarındaki Tscv düzeyinin, Tref’ten daha yüksek değerde olduğu gözlenmiştir. Bu durum KYD’nin obez bireylerde dahi minimal düzeyde de olsa termojenik aktivite gösterebileceğini düşündürmektedir. Trel ve ΔT değerleri gruplar arasında anlamlı fark göstermemiştir. Bu bulgu KYD ve referans bölge sıcaklıklarının eşzamanlı azalmasından kaynaklı olabileceğine işaret etmektedir. Kadın katılımcılarda yalnızca 75. dakikadaki sağ Trel değeri erkeklere göre daha yüksek bulunmuştur. Bu sonuç foliküler fazda artan östrojenin sempatik sistem duyarlılığını ve KYD aktivasyonunu artırıcı etkisiyle ilişkilendirilmiştir. Tahmini çekirdek sıcaklık ölçümleri BKİ grupları arasında anlamlı farklılık göstermezken, kadınların 15. dakikada erkeklere kıyasla daha yüksek çekirdek sıcaklık düzeyine sahip olduğu gözlenmiştir. Kan basıncı değerleri ise xviii bazı zaman noktalarında obez ve erkek katılımcılarda anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Bu bulgular KYD aktivasyonunun hem BKİ hem de cinsiyete bağlı fizyolojik değişkenlerden etkilendiğini göstermektedir. Diyet indüklü termojenez sürecinde uyarlanabilir bileşen olan kafein, KYD aktivasyonunu destekleyici bir etki gösterirken; zorunlu bileşen olan karbonhidrat jel, bu aktivasyonu başlatmak için termojenik yanıtı oluşturmada yetersiz kalmış olabilir. KT yönteminin, non-invaziv bir değerlendirme aracı olarak KYD araştırmalarında uygulanabilirliği gösterilmiştir. Ancak referans sıcaklığın belirlenmesinde kullanılan anatomik bölgenin KYD ve kalbe yakınlığı gibi metodolojik faktörlerin ölçüm sonuçlarını etkileyebileceği dikkate alınmalıdır. Bu nedenle ileri çalışmalarda hem daha büyük örneklem gruplarıyla çalışılması hem de referans sıcaklık ölçümünde standart protokollerin benimsenmesi önerilmektedir.
  • Yayın
    Ağız solunumu yapan çocuklarda osteomeatal kompleks varyasyonları ve maksiller sinüs patolojilerinin konik ışınlı bilgisayarlı tomografi ile retrospektif olarak değerlendirilmesi
    (İstanbul Sağlık ve Teknoloji Üniversitesi, Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, 2025) Türkmen Karaçöl, Mı̇na; Özen, Buğra; Yalçın, Eda Didem
    Amaç: Bu çalışmanın amacı, ağız solunumu yapan çocuk ve genç yetişkinlerde osteomeatal kompleks (OMK) varyasyonları ile maksiller sinüs patolojileri arasındaki ilişkiyi diş hekimliği alanında yaygın olarak kullanılan radyolojik görüntüleme yöntemlerinden biri olan konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) ile retrospektif olarak değerlendirmektir. Yöntemler: 7-18 yaş aralığında yaşları değişen 39’u (%59,1) erkek ve 27’si (%40,9) kadın olan 66 hastanın sağ-sol toplam 132 KIBT görüntüleri retrospektif olarak değerlendirildi. Nazal septal deviasyon (NSD), nazal septal pnömatizasyon (NSP), konka bülloza, aksesuar maksiller ostium (AMO), Agger nazi hücresi, Haller hücresi, Onodi hücresi, etmoid bulla ve maksiller sinüs patolojilerinin varlığı araştırıldı. Maksiller sinüs patolojileri sınıflandırıldı. OMK varyasyonlarının birbirleriyle ve maksiller sinüs patolojileriyle olan ilişkisi incelendi. Değişkenlerin birbiriyle ilişkileri ve parametrelerin dağılımını analiz etmek için Fisher’s Exact, Ki-Kare testi ve Continuity (Yates) düzeltmesi kullanıldı. Bulgular: OMK’nin anatomik varyasyonları ile maksiller sinüs patolojilerinin dağılımı istatistiksel olarak incelendiğinde hem sağ tarafta hem de sol tarafta en sık rastlanan varyasyonlar etmoid bulla (%86,8) ile unsinat bulla (%66,7) bulunmuştur. Maksiller sinüs patolojilerinin dağılımı sağ ve sol taraf olarak incelendiğinde sağ tarafta %45,5 oranıyla en sık lokalize mukozal kalınlaşma ve en az ise %4,5 ile yaygın mukozal kalınlaşma olarak saptanmıştır. Sol tarafta ise %35 ile en sık lokalize mukozal kalınlaşma ve lokalize opasifikasyon en az ise %10 ile total opasifikasyon gözlenmiştir. Maksiller sinüs patolojisi ile OMK’nin anatomik varyasyonları arasındaki ilişki incelendiğinde; sağ tarafta maksiller sinüs patolojisi ile anatomik varyasyonlar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p>0,05).Sol tarafta ise maksiller sinüs patolojisi ile sadece AMO arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır (p<0,05). Sonuçlar: Ağız solunumu yapan çocuk ve genç yetişkinlerde OMK varyasyonlarının birbirleriyle ve maksiller sinüs patolojisi arasında birçok parametrede anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Maksiller sinüs patolojileri olan hastaları değerlendirirken burun pasajı ve hava yolundaki değişiklikler, klinik tedaviyi önemli oranda etkileme potansiyeline sahiptir. Bu grup hastada nazal pasajın ve hava yolunun etkilenmesi ile OMK’deki anatomik varyasyonların oluşumunun tetiklenebileceği ve bu yapıların maksiller sinüs drenajını bozarak ilgili bölgede patolojlerin gelişmesine neden olabileceği düşünülmektedir.
  • Yayın
    Periodontal ligament hücre hattında kafeik asit fenetil esterin yara ı̇yileşmesi ve gen ı̇fadeleri üzerinde etkileri
    (İstanbul Sağlık ve Teknoloji Üniversitesi, Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, 2025) Bozkan Uras, Pırıl
    Bu çalışma, çocuk hastalarda ebeveynlerin sentetik ilaçlara kıyasla daha fazla tercih ettikleri bitkisel ve doğal tedavi yöntemlerine bir alternatif olarak, periodontal hastalıkların önlenmesi ve tedavisinde kafeik asit fenetil ester'in (KAFE) periodontal ligament (PDL) hücre hattına uygulanması ile hücre canlılığı, yara kapanması ve yara iyileşmesindeki markör genlerin moleküler seviyede etkisini göstermeyi amaçlamaktadır. KAFE propoliste bulunan çok geniş spektrumlu bir biyoaktif bileşendir. Yetişkin hastadan alınan PDL hücre hattı ile yapılacak olan çalışma için Etik Kurulu onayı alınmış ve çalışmaya dahil edilmiştir. PDL hücreleri kültür ortamına alınmış ve pasajlanmıştır. Pasajlanan kültürlerde hücre canlılığını arttırıcı doz araştırılmış ve 2.5 µM KAFE uygulanan hücrelerde 48. saatin sonunda istatistiksel olarak anlamlı olarak hücre canlılığının arttığı gözlemlenmiştir (p=0.007). Çalışmanın diğer aşamaları olan yara kapanması çizik testi ve yara iyileşmesinde markör genlerin etkinliğinin gösterilmesi için PDL hücrelerinde canlılığı artırıcı etkisini göstermiş olduğumuz 2.5 µM KAFE dozu seçilmiş ve çalışma bu şekilde devam ettirilmiştir. Çizik testinde 2.5 µM KAFE uygulanan PDL hücre hatlarında kontrol grubuna kıyasla yaklaşık olarak 2.8 kat yara kapanmasını arttırıcı etki gösterilmiştir (p=0,00001). Bu sonuç ile beraber KAFE'nin PDL hücre hatlarında hem hücre canlılığını hem de yara iyileşmesini arttırıcı etkisi gösterilmiştir. Bu etkinin moleküler seviyede desteklenmesi için yara iyileşmesi ile ilişkili markör genlerin ifadelerine bakılmıştır. Hücre proliferasyonunda etkili olan PI3K/AKT/mTOR sinyal yolağı, Bcl-2 anti apoptotik geni ve oksidatif streste etkili NF-κB transkripsiyon faktörüne etkileri de gösterilerek KAFE'nin PDL hücre hatlarında yara iyileşmesine etkisi moleküler düzeyde desteklenmiştir. Günümüz koşullarında hastalar sentetik ilaçlar yerine bitkisel ve doğal alternatiflere hızla yönelmektedir. Özellikle çocuk hastalarda ebeveynler sentetik ilaçların yan etkileri ve güvenilir bulunmamaları sebebiyle doğal alternatiflere daha fazla ihtiyaç duymaktadır. Yapmış olduğumuz çalışmada PDL hücre hattında KAFE'nin hücre canlılığını ve yara kapanmasını arttırıcı etkisi gösterilmiş olup moleküler seviyede markör genlerin ifadesindeki artış ile bu veri desteklenmiştir. Elde ettiğimiz veriler KAFE'nin periodontal hastalıkların tedavisinde kullanılması konusunda ümit vaadeden sonuçlar ortaya koymaktadır.
  • Yayın
    Aşevlerinde görevli mutfak personellerinin gıda güvenliğine ilişkin bilgi, tutum ve uygulamalarının değerlendirilmesi: Kızılay örneği
    (İstanbul Sağlık ve Teknoloji Üniversitesi, Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, 2024) Yenigün, Ayça; Günalan, Elif
    Aşevleri toplumdaki sosyoekonomik seviyesi düşük bireylere karşılıksız olarak beslenme hizmetinin sağlandığı kurumlardır. Aşevlerinden toplu beslenme hizmeti alan grupların sağlıklı ve güvenilir gıdaya ulaşması için ise aşevi mutfaklarında gıda hijyeninin sağlanması ön koşuldur. Bu tez çalışmasında, Ocak-Mayıs 2024 tarihleri arasında Türkiye genelinde Türk Kızılay’ına bağlı aşevlerinde çalışan mutfak personelinin bilgi, tutum ve davranışlarının gıda güvenliği açısından değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Araştırma kapsamında Türk Kızılay’ı aşevlerinde çalışan 100 mutfak personeli ile görüşülüp gıda güvenliğini ölçmeye ilişkin hazırlanan veri toplama formu doldurulmuştur. Araştırma sonucu elde edilen veriler SPSS (Statistical Package for Social Sciences) 29.0 paket programı ile analiz edilmiştir. Bu sonuçlara göre yüksek eğitim seviyesine sahip bireyler, aşçılar ve genç personelin gıdaya ilişkin farkındalık seviyesinin yüksek olduğu, gıda güvenliği uygulamalarına daha fazla dikkat ettikleri ve bilinçli davrandıkları saptanmıştır. Toplum sağlığının korunması için aşevlerinde çalışan özellikle 50 yaş üstü personele gıda hijyeni ve güvenliğine ilişkin eğitim verilmesi gerekmektedir.
  • Yayın
    Iğdır Üniversitesi’ndeki kız öğrencilerinin beslenme bilgi düzeyinin hedonik açlık üzerine etkisi
    (İstanbul Sağlık ve Teknoloji Üniversitesi, Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, 2024) Buluş, İpek Nur; Günebak, Tuba
    Duyguların, insanların yeme alışkanlıklarını etkilediği ifade edilmektedir. Sağlık açısından zararlı yeme davranışlarının tespit edilmesi ve bu davranışların gelişiminin engellenmesi, fiziksel, duygusal ve sosyal problemleri azaltarak bireylerin yaşam kalitesini artırdığı bilimsel çalışmalarla kanıtlanmıştır. Bu çalışma Mart-Nisan 2024 tarihleri arasında Iğdır Üniversitesi’nde okumakta olan 18-35 yaş arasındaki kız öğrenciler dahil edilmiştir. Katılımcı sayısı tahmini olarak 384 kişi olarak planlamıştır. Beslenme Bilgi Düzeyinin Hedonik Açlık üzerine etkisi amaçlanmıştır. Bu araştırmanın veri toplanmasında anket yöntemi kullanılmıştır. Çalışma araştırmaya katılmayı kabul eden gönüllü bireyler üzerinde yürütülmüştür. Anketler yüz yüze görüşme yöntemiyle yapılmıştır. DİA olumlu ve olumsuz durumlar ile iştahlı biri olma arasında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık saptanmıştır (p<0,05). İştahlı olduğunu belirten bireylerin olumlu durum ortalaması (52,70±14,13) p <0,012, iştahsız olanlardan (48,87±15,20) p<0,001 anlamlı şekilde daha yüksek bulunmuştur. Duygusal iştah anketi olumsuz durumlarda, alkol kullanan kişilerin ortalaması 50,25±14,23 iken, düzenli alkol kullanmayan kişilerin ortalaması 51,16±14,73 olarak bulunmuştur. Beslenme bilgi düzeyi ölçeğinde ise, temel beslenme bilgisi düzenli alkol kullanan kişilerin ortalaması 47,25±6,81, kullanmayan kişilerin ise 52,25±7,27 olarak bulunmuştur. Her iki durumda da Mann-Whitney U Testi sonuçları p<0,05 olarak bulunmuştur, ancak, iki koşulda da anlamlı bir fark saptanmamıştır.
  • Yayın
    İnsülin direnci tanısı olan ve olmayan bireylerin probiyotik tüketim sıklığının incelenmesi
    (İstanbul Sağlık ve Teknoloji Üniversitesi, Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, 2024) Yağız, Seda; Mutlu, Hayrettin
    Günümüzde Tip 2 diyabet ve insülin direnci en büyük sağlık problemlerindendir. İnsülin direncinde beslenme alışkanlıkları oldukça önemlidir. Bağırsak mikrobiyotası ile birçok hastalığın ilişkisi bulunmaktadır. Bunların birisi de insülin direncidir. Probiyotik ve liflten zengin gıdalarla beslenmenin açlık kan glukozunda, HbA1c’de ve insülin direncinde azalmalar görüldüğü literatür tarafından belirtilmektedir. İnsülin direnci tanısı olan ve olmayan bireylerin probiyotik tüketim sıklığının incelenmesi amaçlanarak bu çalışma yapılmıştır. Bu çalışma Ocak-Mayıs 2024 tarihleri arasında İstanbul ilinde Şişli Kolan International Hospital’da Endokrinoloji, İç Hastalıkları, Beslenme ve Diyet bölümüne başvuran 18-55 yaş arasında hekim tarafından insülin direnci tanısı alan ve almayan bireyler dahil edilmiştir. Katılımcı sayısı tahmini olarak 128 kişi olup, 64 kişi insülin direnci tanısı alan, 64 kişi insülin direnci tanısı almayan olarak planlanmıştır. Bu araştırmanın veri toplanmasında anket yöntemi kullanılmıştır. Çalışma araştırmaya katılmayı kabul eden gönüllü bireyler üzerinde yürütülmüştür. Anket formu 3 bölümden oluşmuştur. Formun birinci bölümünde katılımcı kişilerin kişisel bilgileri ve sosyodemografik bilgileri, ikinci bölümde beslenme alışkanlıkları ve gıda tüketim sıklıklarının tespitini içeren bir ölçüm tablosuna, üçüncü bölümde ise probiyotik gıda tüketim sıklıkları ve probiyotik tüketme durumlarını ölçmek amacı ile hazırlanan bir likert tipi tutum ölçeğine yer verilmiştir. Anketler yüz yüze görüşme yöntemiyle yapılmıştır. Katılımcıların probiyotik besin tüketimi ve insülin direnci arasındaki ilişki saptanmıştır. Verilerin değerlendirilmesi için "SPSS 25.00" istatistiksel veri analiz programı kullanılmıştır. Çalışmanın sonucunda şalgam suyu ve tereyağı tüketim sıklığının insülin direnci tanısı olmayan bireylerde daha fazla olduğu; turşu, biber salçası, nar ekşisi tüketim sıklığının ise insülin direnci tanısı olanlarda daha fazla olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Probiyotik katkılı gıdaların tüketim sıklığı sonuçlarında ise insülin direnci tanısı olan bireylerde daha fazla tüketildiği gözlemlenmiştir.